Hayatın akışı içinde çoğu zaman görmediğimiz ilişkiler ile hareket ederiz. Neye kızacağımızı, neyi alkışlayacağımızı, hangi anlarda susup hangi anlarda sesimizi yükselteceğimizi zannettiğimizden daha az özgürce seçeriz. Çünkü gündelik hayat, iktidarın kendisini pekiştirdiği, aslında görünmez iktidarların küçük oyun alanlarıdır.
Antonio Gramsci, 20. yüzyıl başında yaşamış bir düşünür ve siyasetçi. Onun kültürel hegemonya kavramı şunu söylüyor:
Bir iktidar (devlet ya da başka bir grup), insanlara sadece zorla ya da şiddetle hükmetmez.
Asıl önemli olan, kültür ve düşünce dünyasını şekillendirerek, insanların kendi rızalarıyla o düzeni “doğal” ve “kaçınılmaz” sanmalarını sağlamaktır.
Yani iktidar, sadece polisiye yöntemlerle değil; değerlerle, dil ile, gündemle, “normal” olanı tanımlayarak egemen olur. İnsanlar, kendilerine öğretilen doğruları sanki kendileri bulmuş gibi sahiplenirler. Bu yüzden, bir sofrada sessiz kalan biri bile suçlanabilir:
“Gündemi değiştirme” ya da “Şimdi susulmaz.”
Yani, bir anlamda “bizim gibi olmayanı görünmez kılmak, suçlamak, baskılamak” refleksi gösteriyorlar.
Ve en ironik olanı da: Bu tam olarak iktidarın yaptığı şey. Kendi küçük iktidar alanlarını kurup “özgürlük” adına yeni baskılar yaratıyorlar. Bütün bunlar, sadece fikir değil, birer iktidar jestidir. Dolayısıyla “İktidar” gündelik hayatın içine sızarak meşru hale gelir.
İktidarın aslında bir emir değil, ilişki ağı olması, normlar, kurallar, “doğru” davranışlar üzerinden insanları biçimlendirdiğini söyler Foucault. Yani iktidar belki tek bir merkezdenmiş gibi düşünsek de aslında her yerden fışkırır.
Bir bakarsınız, özgürlük adına bağıran bir topluluk, kendi içinde sessiz bir baskı kurmuştur. Fikirlerini anlatmak yerine, normlarını yarıştırır haldedir. Bireyler kendi özgürlüklerini tanımlamaya çalıştıklarında ister istemez ya uymak zorundadır ya da dışlanır.
İşte tam burada asıl gerçeği görüyoruz:
Gündelik hayatın görünmez ipleriyle, herkes biraz iktidar kuruyor, biraz da iktidarın oyuncağı oluyor.
Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı bunu açıklar:
İnsanlar, özgürce seçtiklerini sandıkları rolleri aslında başkalarının beklentileriyle oynarlar.
Ve çoğu zaman, farkında bile olmazlar.
Herbert Marcuse ise bir adım daha ileri gider:
Sistem, muhalefeti bile yutmayı başarır. Öyle ki, isyan bile kontrollü bir ritüele dönüşür; sistemin izin verdiği çerçevede dans edilir. Günümüz siyasetine bakarken yeni bir pencere açmak isteyebiliriz. 🙂
Sonunda, herkes bir noktada hem bir küçük iktidar kurar, hem de başka bir iktidarın gönüllü figüranı olur.
Gerçek özgürlük, görünmeyen ipleri fark ettiğimizde başlar.
Ve belki de, en sahici başkaldırı, hiçbir zorunluluğa boyun eğmeden, kendi sessizliğini bile özgürce seçebilmektir.
Kaynakça
- Gramsci, Antonio. Kültürel Hegemonya kavramı üzerine düşünceler.
- Foucault, Michel. İktidar ve İlişkiler Ağı anlayışı.
- Bourdieu, Pierre. Sembolik Şiddet kavramsallaştırması.
- Marcuse, Herbert. Tek Boyutlu İnsan eseri ve sistem içi muhalefet eleştirisi.

